HEDEF HİÇBİR VESAYETİ BARINDIRMAYAN YENİ ANAYASA OLMALIDIR
Yeni yasama yılı başladı. Yeni
yasama yılında Meclis’in ve siyaset kurumunun en önemli ve en sıcak
gündemlerinden biri, başlayan yeni anayasa tartışmaları ve yeni anayasa yapım
süreci olacaktır.
Yeni anayasa tartışmalarının
adalet, temel hak ve hürriyetler üzerinden yürütülmesi gerekir. Bu süreçte
siyasi partiler açısından en temel hedef, siyasete ve iç çekişmelere malzeme
yapılmadan ülkenin ihtiyacı olan yeni anayasayı ortaya çıkarmak olmalıdır.
TBMM, yeni anayasa yapma
konusunda tam bir yetkiye haiz olduğu gibi millete karşı tarihsel bir
sorumluluk da taşımaktadır. Yıllardır anayasa ve
sistem değişikliğini dillendiren tüm siyasi partiler, bu konuda bir an önce inisiyatif almalı ve hazırlıklarını yaparak kamuoyu
karşısına çıkmalıdır.
Altını çizerek söylüyoruz; Türkiye’nin ihtiyacı yeni, adil ve yalnızca şekli itibarıyla değil özü itibarıyla da tamamen sivil olan bir anayasadır. 1982 Anayasası, 12 Eylül faşizan darbesinin sıkıyönetim şartlarında otoriter, yasakçı ve vesayetçi bir yönetim modeli kurmak için hazırlanmıştır. Bugüne kadar yapılan değişiklikler göstermiştir ki bu anayasa 12 Eylül askeri rejiminin otoriter kalıplarını hâlâ muhafaza etmektedir. 1982 Anayasası’nın hiçbir metni ve maddesi esas alınmadan, tamamen tertemiz bir sayfa üzerine yeni bir anayasa yazılmalıdır.
SOYKIRIMA İŞTİRAK EDEN ÇİFTE VATANDAŞLARLA İLGİLİ KANUN TEKLİFİ BİR AN
ÖNCE YASALAŞMALI
Yaklaşık bir yıldır siyonist terör rejimi, tüm insani ve ahlaki ilkeleri
çiğneyerek Gazze’de bir soykırım gerçekleştirmektedir.
75 yıllık işgali, sürgünleri,
onlarca katliamı görmezden gelerek soykırımcı terör rejiminin vahşeti karşısında tarafsız kalınması gerektiğini
savunanlar da soykırım suçunun ortaklarıdır. Soykırımcı siyonist rejimin
eylemleri tam anlamıyla terör eylemleridir. Dolayısıyla bu rejime destek
açıklamaları ve eylemlerine kılıf bulma çalışmaları da teröre destek olmaktır.
Bu vesile ile soykırım suçuna bulaşmış çifte vatandaşların tespiti ve cezalandırılmaları, ifade vermeye gelmeyenlerin vatandaşlıktan çıkarılmasına dair hazırladığınız kanun teklifi, yeni yasama yılında daha fazla geciktirilmeden Genel Kurul’a inmeli, yasalaşıp yürürlüğe girmeli ve soykırımcı teröre karşı somut adımlar atılmalıdır.
TÜRKİYE, BORÇ VE FAİZ SARMALINDAN KURTULMALI
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet
Şimşek geçtiğimiz günlerde 10 yıl vadeli 3,5 milyar dolar tutarında tahvil
ihracının tamamladığını, bunun da dış finansman açısından başarılı bir işlem
olduğunu açıkladı.
Halkımızın önemli bir kesimi
günlük hayatını idame etmede zorlanırken, kira ve fatura ödemelerinin altında
ezilen milyonlarca kişi varken, faiz düzeninin çarkı hızını artırarak dönmeye
devam ediyor.
Toplanan vergiler gittikçe artan bir oranda borç faizlerine
ödeniyor. 2024 yılının ilk sekiz ayında vergi hasılatı,
4 trilyon 401 milyar TL olarak gerçekleşti. Aynı dönemde 764 milyar TL borç faizine ödendi. 2012 yılından sonra ilk defa
toplanan vergilerin % 17’sinden fazlası faiz ödemelerine harcandı.
Tahvil ihracı ile 2025 yılında
yapılması gereken anapara ödemelerinin 2035 yılına ertelenmesi, kısa vadeli bir
rahatlama sağlasa da gelecekte daha büyük sorunlara yol açacaktır. Dış borç
stokunun ortalama vadesinin uzatılması, borç bağımlılığını artırmakta ve
sürdürülebilir bir ekonomik yapıdan uzaklaşılmasına sebep olmaktadır.
Yapılması gereken israf ve savurganlığa tamamen son vermek ve yolsuzluklara sıfır tolerans ile giderleri azaltmak ve borçlanma ihtiyacını ortadan kaldırmaktır. Yapılan bütçelerde gelir ve giderler denkleştirilmeli, gelecek nesillerin hayatını ipotek altına almak olan borçlanmaya son verilmelidir.
HORMON İLAÇLARI VE CİNSİYET İPTALİ AMELİYATLARI
Geçtiğimiz günlerde BM kürsüsünde
yaptığı konuşmayla, aile kurumunu ve nesli hedef alan sözde sivil toplum
kuruluşu hüviyetindeki sapkın güruhlara karşı her türlü iş birliğine hazır
olduklarını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan,
aileyi korumanın Türkiye’yi korumak, vatanı korumak olduğunu ifade etmişti.
Kadına yönelik şiddeti önleme
maskesiyle aileyi yıkma ve nesli ifsad etme planı olan İstanbul Sözleşmesi
feshedilmiş olsa dahi, tüm bu sapkın akımların propagandası serbestçe
yapılmakta, bu durumun özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki yıkıcı etkisi
gün geçtikçe tehlikeli boyutlara ulaşmaktadır. Kirli
yapılarca yürütülen propaganda ile çocuklar ve gençler cinsiyetlerini iptal
ettirmek için ameliyat olmaya teşvik edilmektedir. Bu gençleri geri dönüşü
olmayan yola sürükleyen hormon ilaçlarının reçetesiz bir şekilde eczanelerden
alınabilmesi ise tam bir felakettir.
İstanbul Çapa, Cerrahpaşa,
Hacettepe, Marmara ve Kocaeli gibi Üniversite hastanelerinde açılan klinikler
yaklaşık 10 yıldır böyle bir cinayete hizmet etmekte, bu kliniklere başvuran
çocuklar önce psikiyatrların, ardından endokrinoloji uzmanlarının gözetimi
altında hormon ilaçlarıyla ameliyata hazırlanmaktadır. Bir ideolojiye dönüştürülen
sapkınlığın yaygınlaşmasına hizmet eden lobi, geleceğimiz olan gençlerimizi
resmi kurumlar eliyle dipsiz bir uçuruma sürüklemektedir.
Aile kurumunun sonunu getirmeye azmetmiş olan söz konusu sapkınlığa karşı şu ana kadar ciddi bir önlem alınmamış olmasının hiçbir izahı olamaz. Daha fazla geç kalınmadan önlem alınmalıdır. Bu bağlamda cinsi sapkınlığın her türlü propagandası suç kapsamına alınarak yasaklanmalıdır. "Eğitim" ve "hukuk" sistemi ahlaki yozlaşmaya çanak tutan, gençliği ifsat eden her türlü öğeden arındırılmalıdır.
DİYANET’İN ‘SÜRESİZ NAFAKA CAİZ DEĞİL’ FETVASI
Uzun bir süredir süresiz nafaka
meselesi, toplumsal vicdanı yaralayan ve mağduriyetlere sebep olan bir uygulama
olarak varlığını sürdürüyor. Diyanet'in fetva
hattını arayan bir vatandaşa, sürekli nafaka alınmasının caiz olmadığı ve bunun
haram olduğunun beyan edilmesi, sorunu bir kez daha gündeme taşımıştır.
Mevcut uygulamada süresiz nafaka
için nafaka yükümlüsünün kusurlu olması şartının aranmadığı ve bu nedenle sıkça
suiistimal edildiği kamuoyunun malumudur. Bu da genellikle erkeğe yansıtılmakta
ve ömür boyunca nafaka ödemek zorunda bırakılmaktadır. Öte taraftan mevcut
haliyle süresiz nafaka uygulaması, nafaka ödemek zorunda kalan eşin yeni bir
aile kurmasına engel olmakta ve böylece toplumsal yapımızın temellerini sarsıcı
bir işlev görmektedir.
Sayın Adalet Bakanı, basına verdiği bir demeçte yakın zamanda bir düzenleme yapılacağının işaretlerini vermişti. Kamuoyunun beklentisi her iki tarafı da mağdur etmeyecek bir düzenlemenin yapılmasıdır. Ancak konuya adil bir çözüm getirilebilmesi için mesele, ilgili tüm tarafların dâhil olduğu bir mekanizma içerisinde ciddi olarak tartışılmalıdır. Nafakayı bir geçim kapısına dönüştürmenin önüne geçilmelidir. Bununla birlikte çalışmayan ve nafaka süresi bittikten sonra muhtaç duruma düşebilecek olan eş bakımından sosyal devlet ilkesine işlerlik kazandırılmalı, çalışamayacak durumdaki boşanmış eşler için bir fon oluşturulmalıdır.
SOYKIRIMCI NETANYAHU’NUN BM’DE KONUŞTURULMASI
Gazze’de
bir yıldır soykırım suçu işleyen Benjamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler
Genel Kurulu’nda konuşturulması Birleşmiş Milletler’in çöküşünün somut kanıtı
niteliğindedir.
"Gazze halkını hayal
kırıklığına uğrattık" diyen BM Genel Sekreteri Guterres bu iflası adeta
itiraf etmiştir. Uluslararası hukuku hiçe sayan, soykırım suçundan yargılanan
ve sadece Filistin topraklarında değil, Lübnan ve Suriye’de de savaş suçu
işleyen soykırımcı bir katilin Birleşmiş Milletler’de konuşturulması utançtır.
Adaletten ve caydırıcılıktan uzak bu yapının acilen revize edilmesi
gerekmektedir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM’de
yaptığı konuşmasında Filistin'i tanımayan devletlere yaptığı “tarihin doğru
tarafında yer alarak Filistin devletini bir an evvel tanıma” davetine icabet
edilmesini temenni ediyoruz. Ayrıca Filistin’i tanımanın yanı sıra soykırım
suçu işlediği sabit olan siyonist rejime yönelik somut adımlar atılması
çağrısında bulunuyoruz. Bu bağlamda Türkiye de soykırımcı rejimi tanıma
kararını geri çekmelidir.
Bölge topyekûn bir savaşın
eşiğine gelmiştir. Gazze ve Lübnan’da ABD’nin ateşkesi sağlayabileceğini ummak
ise hayalden ibarettir. Ateşkes için çabaladığını söyleyen ABD 8,7 milyar
dolarlık yardımla işgalci rejimin katliamlarını Lübnan’da da finanse
etmektedir.
İslam dünyasının hızla genişleyen
bu işgale karşı kınama dışında bir tepki göstermemesi ise utanç vesilesidir.
Gazze’de durmayan işgalciler kara saldırısı hedefledikleri Lübnan’da da
durmayacak, Suriye, Mısır ve Ürdün başta olmak üzere tüm bölge ülkelerinin
toprakları hedef haline gelecektir. İşgalcinin bugünkü pervasızlığı bu
sessizlik ve tepkisizlikten kaynaklanmaktadır.
Askeri güç bir yana İslam
ülkelerinden basit bir ambargo kararı bile henüz çıkamamıştır. İşgallere göz
yumanların bundan sonra caydırıcılıktan bahsetmesi mümkün olmayacaktır.
HÜDA PAR GENEL MERKEZİ
